“Gönen Öğretmen Okulu’nda dördüncü sınıf öğrencisiydim. Gündüzlü olarak okuduğum için benim okuldaki ilk yılım sayılırdı. Okulumu ve arkadaşlarımı çok seviyordum. Öğretmenlerimiz alan bilgileri ve davranışlarıyla öğrencilerine model olmuş unutulmaz eğitimcilerdi. Okul müdürümüz Mehmet Kahvecioğlu ise görüntüsüyle ve törenlerdeki konuşmalarıyla çok saygın, öğrencilerle ilişkilerinde çok sevecen bir kişilik sergiliyordu. Geniş bir alana dağılmış derslikler, atölyeler, spor sahaları, yemekhane ve yatakhaneleriyle okulumuz yeşillikler içindeki bir üniversite yerleşkesini andırıyordu.
Köy Enstitülü yıllardan kalan bu geniş alanda, her bir birimin ayrı ayrı öğrencilerden seçilmiş haftalık nöbetçileri oluyordu. Birde son sınıflardan bütün nöbetçilerin başkanı olan bir öğrenci görevlendiriliyordu.
Her haftanın başında bayrak töreninde, bir önceki haftada tutulan nöbetin değerlendirilmesinden sonra, başarılı birim nöbetçilerine birer kitap hediye ediliyordu. Ardından da yeni haftanın nöbetçi başkanına görev devir teslimi yapılıyordu.
Bizim sınıfın nöbet yeri yukarı işlikteydi. Burada resim-iş dersinde yapılan mukavva, ahşap ve metal işlerinin çalışmalarının yapılabileceği donanımlı bir atölye vardı. Nöbetçi öğrenci atölyeyi açar, temizler, dersi olan öğrencilere çalışması sırasında ihtiyaç duyduğu araç gereci verirdi. Atölyede öğretmenlerin yardımcısı gibi onlara hizmet ederdi. Günün sonunda da ortalığı toplayıp, işliği kapatırdı.
Benim nöbetçi olduğum günlerde, okulumuza yeni gelen genç resim öğretmenlerimiz Meral ve Şule Hanımların bu atölyede çok yoğun bir çalışmaları vardı. Sanırım bir tiyatronun veya bayram hazırlığının dekoruyla ilgili bir çalışmaydı bu, tam olarak anımsayamıyorum. Çok sevdiğim öğretmenlerimle beraber bende elimden gelenin fazlasını yapmaya çalışmıştım. Bu çalışmalarımla birlikte nöbetimin gereği olan çalışmalarımı da aksatmadan yürüttüğüm için öğretmenlerimden çok sık övgüler almıştım.
Evet, benim nöbetçi olduğum haftanın nöbetçi başkanı son sınıf öğrencisi abimiz, bayrak töreninden önce raporunu okudu. Okul müdürümüz söz aldı ve başarılı bulduğu bu nöbet dönemi için teşekkür ederek, başarılı birim nöbetçilerini yukarıya yanına çağırdı. Okunan isimlerden biri de benimkiydi... Heyecanlanmıştım… Koşarak yukarı çıktım. Müdürümüz Mehmet Kahvecioğlu nöbetçi başkandan başlayarak hepimize birer adet ‘Sait Faik’te İnsan Sevgisi’ kitabı vermeye başladı. Sıra bana gelmişti… Kitabımı müdürümüzün elinden alırken iyice yanıma yaklaşarak yalnız benim duyabileceğim kısık bir sesle ‘Ulan teres (bu sözcük müdürümüze özgü bir söylemdi) senin saçlarında pek uzunmuş…’ Dedi. Bütün okulun ve öğretmenlerimizin önünde, bana, sanki onlarda duymuş gibi geldiği için mahcup olmuştum. Hemen durumu anlayan müdürümüz eliyle saçlarımı okşayarak; ‘Ama sana da yakışmış canım…’ Diyerek gönlümü almıştı ve durumu kurtarmıştı. İşte o anda karşımda; başak sarısı saçlarının altından deniz mavisi gözleriyle bakan babacan bir adam: Mehmet Kahvecioğlu duruyordu…”
Sevgili öğretmenimiz Mehmet Kahvecioğlu, yıllar sonra Gönen’deki bir buluşmamızda yapmış olduğunuz konuşmada: “…Yavrularım her gün düşlerimde sizleri görüyorum… Gönen’de Değirmen Deresin’de yolda belde, yukarı sahada maç izlerken görüyorum sizleri… Ortaklarda Adabelen’de gezinirken görüyorum öğrencilerimi…” Diye, duygu dolu sözler söylemiştiniz.
Evet, bizler yani sizin öğrencileriniz de, başardığımız her işte aştığımız her zorlukta, sizden aldığımız gücü hissediyoruz, sizi anıyoruz saygıyla, özlemle…